Devrimci öznenin egemen düzenin merdivenlerinde yükselmesinin bir kurtuluş değil, bir arzu kayması olduğu; olağan sosyolojik yolların mimetik bir terbiye aracına dönüştüğü tespiti yerinde bir teşhistir. Ne var ki bu teşhis, tek başına alındığında samimi bir itirazı karşılıksız bırakır: Eğer devrimci özne her türlü yükselme yolunu reddederse, kendisini sefalete, ekonomik zayıflığa, maddi güçsüzlüğe mahkûm etmiş olmaz mı? Maddi koşullarını iyileştiremeyen, zaman kazanamayan, kaynak biriktiremeyen bir öznenin dönüştürücü kapasitesi neye dayanacaktır? Daha temel bir soruyla: Kendini ayakta tutamayan bir öznenin, başkalarını ayağa kaldırma iddiası ne kadar ciddi olabilir?
Bu gerilim, bireysel bir ikilemden ibaret değildir; devrimci praksis düşüncesinin en eski çıkmazlarından birini oluşturur. Ve önce şu kabul edilmelidir: Mesele gerçek bir çelişkidir, sahte bir ikilem değil. Yani bir tarafı seçerek diğerinden kurtulmak mümkün değildir. Saf arzu-karşıtı tutum — her türlü yükselmeyi, birikimi, güç edinmeyi reddetmek — pratikte devrimci özneyi yalnızca bireysel bir azize dönüştürür; ve aziz, tanımı gereği örgütlenemez, çoğalamaz, tarih yapamaz. Öte yandan saf pragmatik tutum — “önce güçlen, sonra dönüştürürsün” — özneyi doğrudan bürokratik evcilleşmenin kollarına atar. İki uç da kendi içinde tutarsızdır. Dolayısıyla iş, çelişkiyi çözmek değil, onu taşınabilir kılmaktır.
Girardcı çerçevede daha dikkatli bir ayrım gereklidir. Para, pozisyon, zaman, ağ — bunlar kendi başlarına arzu nesneleri değildir; arzu nesnesine dönüşebilir nesnelerdir. Asıl mesele neye sahip olunduğu değil, hangi dolayımla sahip olunduğu ve neyin ölçüt sayıldığıdır. Bir avukat, bir doktor, bir akademisyen iyi para kazanabilir; ama bu kazancın özneyi nasıl dönüştürdüğü, kazancın miktarından çok kazananın onu nasıl bir arzu ağı içinde değerlendirdiğiyle ilgilidir.
İki kişi düşünülebilir: İkisi de aynı maaşı almaktadır. Birincisi, meslektaşlarıyla kıyaslanarak, bir üst kademeye geçmek için, yeni bir araba almak için, statü merdiveninde yükselmek için çalışır — kazancını, onu saran mimetik ağın içinde bir konum göstergesi olarak anlamlandırır. İkincisi ise aynı maaşı, bir örgütsel faaliyeti finanse etmek için, çocuğuna farklı bir eğitim imkânı sunmak için, kendi üzerindeki zorunluluğu azaltıp entelektüel üretime vakit açmak için, ya da bir emekliliği güvenceye alıp sonrasında başka şeylere yoğunlaşmak için kullanır. Aynı para, iki farklı arzu ekonomisinin parçasıdır. Birincisi içerir, ikincisi çıkarır.
Demek ki asıl soru şudur: “Ne kadar kazanılıyor?” değil, “Kazanç özneyi neye dönüştürüyor, kiminle kıyaslanıyor, başarı neye göre ölçülüyor?” Girardcı tuzak, para tuzağı değil kıyas tuzağıdır. Kıyas nesnesini değiştirebilen özne, aynı maddi konumda kalırken bile farklı bir öznedir. Bunun tersi de geçerlidir: Kıyas nesnesini değiştiremeyen özne, ne kadar az kazanırsa kazansın, kazanabileceklerini aynı egemen ölçütle hayal etmeye devam ettiği sürece, zaten mimetik tuzağın içindedir — sadece tuzağın yoksul ucunda durmaktadır.
Bu noktada işlevsel bir kavram önerilebilir: asgari özerklik eşiği. Bu eşiğin altında özne, devrimci olma lüksünü sürdüremez; çünkü her günü ertesi gün yemek bulmakla, kira ödemekle, çocuğun okulunu kurtarmakla geçer. Aşırı sefalet, radikal düşünceyi değil, çoğu zaman yalnızca bitkinliği ve içe kapanışı üretir. Tarihsel olarak da en militan özneler, ne en yoksullardan ne de en zenginlerden çıkmıştır; eşiğin hemen üzerinde, ama üstünde de çok yukarıda olmayan bir katmandan çıkmıştır. Bu bir tesadüf değil, sosyolojik bir yasadır: Düşünmek ve örgütlenmek, asgari bir maddi özerklik gerektirir.
O hâlde devrimci özne için meşru bir maddi hedef vardır: Kendisini zorunluluklardan koparıp düşünme, örgütlenme, yaratma vaktine kavuşturacak asgari bir eşiği güvenceye almak. Bu bir kapitalist birikim hedefi değil, bir özerklik hedefidir. Ve bu eşiğin üstüne çıkıldığı anda her ek birim para, ek bir özerklik değil, yeni bir bağ, yeni bir bağımlılık, yeni bir arzu yükü getirmeye başlar. Belirli bir seviyeden sonra özne artık parasını değil, parası özneyi tutar — yeni mahalle, yeni okul, yeni sosyal çevre, yeni standartlar, ve farkında olmadan yeni bir sınıfın üyeliği.
Bu eşiğin nerede olduğu kişisel ve sınıfsal olarak değişkendir; ama şu soruyla test edilebilir: “Bu konum, özneye ek zaman, ek özgürlük, ek yaratım imkânı mı sağlıyor; yoksa onu daha çok çalışmaya, daha çok uyum sağlamaya, daha çok bu konumu sürdürmeye mi mahkûm ediyor?” Birinci durumda araç olarak kullanılan şey, ikinci durumda kullanıcıyı kullanmaya başlamıştır. Bu ayrım, egemen ekonominin en büyük yanılsamasını — “daha fazla para, daha fazla özgürlük demektir” tezini — tersine çevirir: Belirli bir noktadan sonra, daha fazla para daha az özgürlüktür; çünkü onu sürdürmenin maliyeti, özgürlüğün kendisidir.
Buradan çıkan bir başka ilke: Kaynak biriktirmek meşrudur, ama kaynağın kullanım amacı baştan belirlenmiş olmalıdır. Para kazanıp sonra “ne yapacağıma bakarım” diyen özne, paranın kendisine bakacağını fark etmez; çünkü paranın kendi mantığı vardır ve boş bir amaçla kazanılan para, kendi amacını kendisi dayatır. Oysa kazanılmadan önce tahsis edilmiş para, araçsal kalır. Bu, geleneksel tasavvufî dille “malı elinde tutmak, gönlünde tutmamak” ilkesinin modern karşılığıdır — ve tesadüfî değildir ki bu ilke, hem dinî hem de devrimci geleneklerde ortak bir bilgelik olarak belirir.
Güç edinmek başlı başına bir sorun değildir; sorun, edinilen gücün hangi cephe için biriktirildiğidir. Gramsci’nin organik aydın kavramı da tam bu noktayı vurgular: Sınıfsal aidiyet, kökende ya da gelirde değil, ideolojik-örgütsel bağdadır. Maddi olarak egemen sınıfların arasında dolaşabilen ama ruhen başka bir cephenin insanı olan bir özne mümkündür; tıpkı maddi olarak yoksul olduğu hâlde ruhen egemenin arzularını taşıyan bir öznenin mümkün olduğu gibi. Cephe, banka hesabında değil, kararda olan bir şeydir.
Tam da bu tartışmanın içinde, üzerinde ayrıca durulması gereken bir başka tuzak belirir: Devrimci şehit figürüne özenme. Bu, ilk bakışta arzu ekonomisinin zıddı gibi görünür — nihayetinde şehit, dünyevi tüm kazanımları reddeden, kendini feda eden figürdür; mimetik cazibenin dışında duran bir karakter. Oysa tam da burada Girardcı analizin en incelikli noktası devreye girer: Şehit figürü de bir modeldir, ve her model gibi o da taklit edilir. Kendini yakmak, kendini harcamak, “uğruna ölünecek” bir dava için her şeyi terk etmek — bunlar, egemen düzenin prestij arzusunun yerini başka bir prestij arzusu ile doldurur: Mücadele içi saygınlığın, ahlaki üstünlüğün, kahramanlık anlatısının prestiji. Şehit, kendi topluluğu içinde yeni bir hiyerarşinin tepesine yerleşir; ve onun yolunda yürüyen herkes, onun gibi yüksek olma arzusuyla yürür.
Bu, devrimci geleneklerin çoğu zaman üstünü örttüğü bir gerçektir, ama üstü örtüldüğü için daha da tehlikelidir. Genç bir militanın kendini harcamaya meyli, çoğu zaman sanıldığı kadar saf bir adanmışlık değildir; onun içinde, fark edilmemiş bir arzu ekonomisi işler — tarihin kahramanları arasında anılmak, yoldaşların hafızasına kazınmak, kendi acısını bir mana ile taçlandırmak. Bu, insani ve anlaşılırdır; ama stratejik açıdan yıkıcıdır. Çünkü kendini yakan özne, kısa vadeli ahlaki bir tatmin sağlar, ama uzun vadeli bir kayıptır. Mücadele, ayakta kalanların mücadelesidir; ve Gramsci’nin mevzi savaşı dediği şey, on yıllar boyunca sürdürülebilecek bir yaşam biçimiyle kazanılır, kısa süreli kahramanlıklarla değil. Şehit figürüne özenmek, egemenin merdiveninde yükselmek kadar Girardcı bir tuzaktır — yalnızca tuzak, yoksulluğun ve ölümün estetiği ile süslenmiştir.
Devrimci özne için asıl erdem, harcanabilir olmak değil, sürdürülebilir olmaktır. Kendini, ailesini, sağlığını, zihinsel dengesini korumak; onlarca yıl boyunca düşünmeye, örgütlenmeye, yeni özneler yetiştirmeye devam edebilecek bir yaşam mimarisi kurmak. Bu, çoğu radikal söylemin küçümseyerek geçtiği ama praksisin tam da üzerinde yükseldiği zemindir. Şehitlik değil, tanıklık; ani parlama değil, sürekli yanma.
Çelişki gerçektir; çözümü de tek seferlik bir karar değil, sürekli bir ayar işlemidir. Bu ayar işlemini yöneten üç ilke formüle edilebilir.
Birincisi kıyasın denetimi olmalıdır. Özne, kazandığını değil, kazancını kiminle ve neye göre ölçtüğünü sorgulamalıdır. Mimetik ağını seçebilen özne, maddi olarak yükselirken manen düşmez.
İkincisi araçsallığın önceden belirlenmesi olmalıdır. Kaynak, hangi amaç için biriktirildiği önceden bilinerek biriktirilmelidir. Boş amaçla kazanılan, kendi amacını dayatır.
Üçüncüsü sürdürülebilirlik olmalıdır. Kendini yakan özne, kısa vadeli bir ahlaki tatmin sağlar, uzun vadeli bir kayıptır. Mücadele, ayakta kalanların mücadelesidir.
Bu üç ilkeyle donanmış bir özne, maddi olarak rahat olabilir ama bürokratik tuzağa düşmez; yoksul olmak zorunda değildir ama zenginliği onu tanımlayamaz. Sefaleti kutsamak nasıl bir romantizmse, refahı lanetlemek de bir o kadar romantizmdir. Ezilenlerin Girard’ı, iki şeyi birden öğretir: Arzunun her yerde olduğunu — kazançta da, yoksullukta da, hatta şehitlikte bile — ve bu her yerdelik karşısında tek gerçek özgürlüğün, arzunun yönünü ve ölçüsünü özneye geri kazandırmakta yattığını. Mesele maddi zemini reddetmek değil, onu bir cephe sorunu olarak düşünmektir: Bu kaynak hangi cephenin hizmetine veriliyor, ve özneyi hangi cephenin insanı hâline getiriyor?
Bir yanıt yazın