René Girard’ın mimetik arzu kuramı, bize insan arzusunun hiçbir zaman doğrudan ve özerk olmadığını, daima bir başkası aracılığıyla, bir modelin dolayımıyla kurulduğunu öğretir. Arzularımız kendiliğinden doğmaz; onları bize arzulamayı öğreten bir başkası vardır. Model aynı zamanda engeldir, engel aynı zamanda modeldir. İşte tam bu nokta, devrimci öznenin karşısındaki stratejik sorunun kalbidir. Çünkü ezilen, mevcut sistemin içinde yükselmeye kalktığı anda, o sistemi kuran arzuların öznesi olmaya başlar; kendisini ezen düzenin arzu ekonomisine eklemlenir. Sömürgeleştirilmiş bilinç, sömürgecinin arzularını kendi arzuları olarak yaşamaya başladığı anda, artık bir devrimci değildir — bir mukallit, bir taklitçidir.
Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri‘nde çarpıcı biçimde ortaya koyduğu gibi, sömürgeci düzen yalnızca bir iktisadi-siyasi tahakküm rejimi değil, aynı zamanda bir arzu düzenidir. Siyah adam beyaz olmayı, ezilen ezen olmayı arzular — ve bu arzu, Fanon’un deyimiyle, onu iyileştirecek değil, hastalığını derinleştirecek bir arzudur. Zira sömürgecinin yerini almak, sömürgeciliği ortadan kaldırmak değil, onu sürdürmektir; sadece aktörler değişir, düzen aynı kalır. Girardcı terimlerle söylersek: Model-engeli taklit ederek yok etmek mümkün değildir; taklit eden, modelin hakikatini tasdik eder, onu yeniden üretir.
Devrimci özne için olağan sosyolojik yükselme yolları — bürokratik kariyer, akademik hiyerarşi, parlamenter siyaset, medyatik görünürlük, profesyonel sınıfa dâhil olma — tam da bu mimetik tuzağın işlediği alanlardır. Bu yollar ilk bakışta nötr, teknik, araçsal görünürler. Oysa her biri, kendi içsel arzu ekonomisine sahiptir; her biri, içine girenden belirli bir biçimde arzulamayı, belirli şeyleri değerli saymayı, belirli ritüellere uymayı talep eder. Bürokrat, bürokrasinin arzularını edinir; akademisyen, akademinin prestij oyununa kapılır; parlamenter, parlamenter mantığın itkilerine teslim olur.
Bürokratizm tuzağı, bu bakımdan, devrimci özneyi bekleyen en sinsi tehlikedir. Zira bürokratik aygıt, içine aldığı özneyi doğrudan baskıyla değil, onu yavaş yavaş dönüştürerek etkisizleştirir. Dün sistemi yıkmak için oraya girmiş olan kişi, bugün sistemin sürdürülmesinden kişisel çıkar devşiren biri hâline gelir. Üstelik bu dönüşüm, çoğu zaman bilinçli bir ihanet olarak değil, “gerçekçilik”, “sorumluluk”, “pragmatizm” gibi erdem adlarıyla örtülü biçimde gerçekleşir. Sistem, en radikal muhalifini bile kendi arzu düzenine eklemleyerek evcilleştirir; ona yükselecek bir merdiven sunar ve o merdivenin her basamağı, onu bir basamak daha ehlileştirir.
Fanon’un sömürge sonrası ulusal burjuvaziye dönük sert eleştirisi tam bu noktada aydınlatıcıdır. Bağımsızlık mücadelesinin önderleri, iktidara geldikten sonra sömürgecinin boşalttığı konumları doldurmakla yetindiklerinde, ortaya çıkan şey bir kurtuluş değil, bir yer değiştirmedir. Yeni yöneticiler, eski efendilerin konaklarına yerleşir, onların arabalarına biner, onların dilini konuşur — ve halkla aralarındaki mesafe, eski sömürgeciyle halk arasındaki mesafeden farksız hâle gelir. Fanon’un ifadesiyle, bu “aracı burjuvazi” tarihsel olarak verimsizdir; çünkü kendi yaratıcı arzusuna sahip değildir, yalnızca başkasının arzusunu kendi coğrafyasında tekrar eder.
Mesele yalnızca kurumsal pozisyonların değil, aynı zamanda günlük yaşam tarzının meselesidir. Olağan sosyolojik hayat — belirli bir mahallede oturmak, belirli okullara çocuk göndermek, belirli sofralarda yemek yemek, belirli tatil yerlerine gitmek, belirli dilsel kodları kullanmak — bireyi sessizce ama kesin biçimde dönüştürür. Zira Girard’ın bize öğrettiği gibi, arzu her zaman bir komşunun, bir meslektaşın, bir akranın arzusudur. Ezilenlerin ortasından çıkıp egemenlerin mahallesine taşınan kişi, bir süre sonra egemenlerin kaygılarını taşımaya başlar; onun çocuğunun geleceği, artık ezilen çocukların geleceğinden farklı bir şey olur, ve bu farklılık, onun siyasi muhayyilesini fark etmeden yeniden biçimlendirir.
Bu, bireysel bir ahlak meselesi değildir; sosyolojik bir yasadır. Bir kişinin samimiyetinden ya da iradesinden bağımsız olarak, belirli bir hayat tarzı içinde uzun süre kalmak, o hayat tarzının arzu haritalarını içselleştirmeyi zorunlu kılar. Tam da bu sebeple, klasik devrimci geleneğin “halkın içinde kalma”, “kitleye bağlılığı muhafaza etme”, “kadro disiplini” gibi vurguları, moralist bir romantizm değil, mimetik bir gerçekliğe verilmiş pratik yanıtlardır. Arzunun bulaşıcılığından korunmanın tek yolu, başka bir arzu ortamı yaratmaktır.
Bu durumda devrimci özne için tek gerçekçi yol, olağan yükselme yollarını reddetmek ve sistem dışı, yeni, icat edilmiş yollar keşfetmektir. Girardcı perspektiften bakıldığında bunun sebebi açıktır: Eğer arzu her zaman modelin arzusuysa, egemen modellerin arzularından kurtulmanın yolu, başka modeller, başka dolayımlar, başka arzu ağları inşa etmektir. Mevcut kurumlarda yükselmek, ister istemez o kurumların modellerini kendine model edinmek anlamına gelir. Oysa devrimci özne, model-engelin yerini değil, bizzat model-engel ilişkisinin kurulduğu zemini hedef almalıdır.
Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri‘nin son bölümünde yaptığı çağrı tam da budur: “Avrupa’yı taklit etmekten vazgeçelim… Kendimiz için, kardeşlerimiz için, insanlık için yeni kavramlar icat etmeye, yeni bir insan yaratmaya çalışalım.” Bu cümle bir üslup gösterisi değil, stratejik bir zorunluluğun tespitidir. Mevcut iktidar ve bölüşüm ilişkilerini ters yüz etmek, onları yeni aktörlerle yeniden üretmekten köklü biçimde farklıdır. Ters yüz etmek; arzunun yönünü, nesnesini, dolayımlarını ve hiyerarşisini değiştirmektir. Kimin kime özendiğini, kimin kim için model olduğunu, hangi nesnelerin değerli, hangilerinin değersiz sayıldığını değiştirmektir.
Pratikte bu, taban örgütleri, karşı-kurumlar, özyönetim deneyimleri, paylaşımcı ekonomik formlar, alternatif eğitim pratikleri gibi sistem dışı alanların inşası demektir. Bu alanlar maddi olarak zayıf, prestijsiz, riskli görünebilir — çünkü sistemin arzu ekonomisi içinde değerli sayılmazlar. Ama tam da bu “değersizlik”, onları devrimci öznenin mimetik tuzaktan korunacağı yegâne alanlara dönüştürür. Burada model, yükselen bürokrat ya da muzaffer akademisyen değil; yoldaş, mücadele arkadaşı, ortak kaderin paylaşıcısıdır. Burada arzu, tüketim ve statü üzerinden değil, kolektif dönüşüm ve müşterek yaratım üzerinden örgütlenir.
Şimdi baştaki soruya geri dönebiliriz: Ezilen, mevcut düzenin yollarında yürüyerek nereye varabilir? Cevap artık nettir — varacağı yer, yola çıktığı yer değildir; yürüdüğü her adım, onu kendi halkından bir adım daha uzaklaştırmıştır. Çünkü yol, sadece bir mesafe değil; aynı zamanda bir arzu terbiyesidir. Egemenin açtığı patikada ilerleyen kişi, patikanın kendisine dayattığı hızla, duruşla, bakış açısıyla ilerlemek zorundadır; ve bir süre sonra, onu oraya sürükleyen öfkenin nereden geldiğini bile hatırlayamaz. İşte bu yüzden ezilenler için yegâne tutarlı tavır, verili yolların reddi ve henüz haritası çizilmemiş güzergâhların icadıdır. Bu reddediş romantik bir inat değil, mimetik bir zorunluluktur: Egemenin arzu ekonomisinden kurtulmanın yolu, o ekonominin içinde daha yüksek bir konum değil, onun dışında bambaşka bir ekonomidir.
Öyleyse mesele sarihtir. Egemenin merdiveninde kimse özgürleşmez; o merdiven, çıkanı adım adım başka bir şeye dönüştürür ve tepeye vardığında, artık kendisini tanımayacak biri durur orada — kendi halkının yüzüne bakamayan, kendi dilini unutmuş, kendi öfkesini kaybetmiş biri. Bürokratın rahatı, akademisyenin prestiji, parlamenterin iltifatı; bunların hepsi, ezilenin arzu dünyasına açılmış birer tuzaktır ve her biri, Fanon’un deyimiyle, “sömürgecinin boşalttığı koltuğa oturmak”tan başka bir şey vaat etmez. Oysa yeryüzünün lanetlilerinin önünde duran görev, o koltuğu devralmak değil, koltuğu yapan ağacı kökünden sökmektir. Bu ise ancak başka bir arzunun, başka bir modelin, başka bir insanın — Fanon’un çağırdığı o yeni insanın — icadıyla mümkündür.
Ezilenlerin Girard’ı, onlara taklidin kaçınılmazlığını öğretir; ama asıl öğrettiği şey başkadır: Taklit kaçınılmazsa, kimi taklit edeceğimiz tarihin en siyasi sorusudur. Egemeni mi, yoldaşı mı? Merdiveni tırmananı mı, merdiveni kıranı mı? Efendinin konağını mı, o konağın küllerinden yükselecek olan müşterek hayatı mı? Bu sorunun cevabı verildiğinde — ve ancak verildiğinde — ezilenler, kendilerini ezen düzenin arzu ekonomisinden çıkmış, tarihin öznesi olarak sahneye adım atmış olacaklardır. O zamana kadar Girard bizim elimizde bir teşhis; o günden sonra ise bir silahtır.
Bir yanıt yazın